Alper Terzioglu

Mevlana’nin Mesnevisindeki Sapkinliklar..

CELALETTİN RUMİ ZINDIĞININ KÜFR VE ŞİRK SÖZLERİ

MESNEVİDEN HİKAYELER

Cilt 5 KABAK HİKAYESİ (1335-1420. Beyitler 112-118.sf)

Bir Hanımefendi,Bir Hizmetçi ve Bir Eşek…İhtirasın acı sonuçları…Kadının eşekle ilişkiye girmesi

Cilt 2 EŞCİNSELLİK (3155.-3160 Beyitler 242-243. Sf)
Oğlanın iriyarı adamdan korkması… Adamın “Korkma çocuğum! Ben er değilim” demesi

Cilt 4 MÜSTEHCEN FIKRA (3545-3550. Beyitler Sf. 283)
Bir Kadın’ın kocasının önünde aşığıyla oynaşmak istemesi

Cilt 5 OĞLANCI HİKAYESİ ( 2497-2515. Beyitler 205-207.sf)
Bir adam ve birlikte olduğu oğlanla sohbeti…

CİLT 5 CUHA’NIN KADIN KILIĞINA GİRMESİ HİKAYESİ (3325-3330. Beyitler 272-273.sf)
Mesnevi kahramanı Cuha’nın Kadın kılığına girip Hamamda bir kadına cinsel organını elletmesi…

BABA İLE KIZI ARASINDA CİNSEL İLİŞKİ ÜZERİNE BİR SOHBET
(Cilt 5, 3716-3736. Beyitler, s. 302-304)

ZAHİDİN KARISINI BAŞKA BİR KADINLA ALDATMASI, HİZMETÇİSİYLE İLİŞKİYE GİRMESİ
(Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E. B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak CİLT 5 2165-2200-BEYİT-178-181 SYF.

MESNEVİ DE VELİLERİN TANRI’NIN ÇOCUKLARI OLDUĞUNU SÖYLEMESİ

Yavrum veliler de Tanrı çocuklarıdır. Onlar ortada olsun, olmasın…
Tanrı, mallarını, canlarını korur; onların ahvalinden haberdardır. Sakın noksanlıklarını bulup aleyhlerinde gıybet etme. Onlar için kin güdenden, onların öcünü alan Tanrı’dır. Tanrı dedi ki: Bu Veliler benim çocuklarımdır. Gariplik âlemindedirler, eşleri yoktur. Ne işleri vardır, ne güçleri. Halkı imtihan için hor ve yetim görünürler. Fakat hakikatte dostları da benim, nedimleri de. Hepsi de benim korumama arka vermiştir. Sanki onlar, benim cüzülerimdir. Sakın, sakın! Bunlar benim hırka giyenlerimdir
( Mesnevi, Mevlâna, M.E.B. Yayınları, İstanbul 1988 Cilt 3 Beyitler-7-8, sayfa 75-80.)

Celalettin rumi velileri, Tanrı’nın çocukları olarak gördüğünü açıkça söylemektedir. Yani Hıristiyanların Baba, Oğul ve Kutsal Ruh (Teslis) akidesini bu şekilde, az da olsa benimsediğini göstermektedir. Mecazi anlamda da olsa bir kişinin, velileri Tanrı (ALLAH)’nın çocukları olarak görmesi, İslam inancına göre küfürdür. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

" "Rahman çocuk edindi" dediler. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! Rahman’a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden… Hâlbuki çocuk edinmek, Rahman’ın şanına yakışmaz. Göklerde ve yerde olan herkes, istisnasız, kul olarak Rahman’a gelecektir." (19 Meryem/88-93)


"Yahudiler, Üzeyir Allah’ın oğludur, dediler. Hıristiyanlar da, Mesih (İsa) Allah’ın oğludur dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haftan batıla) döndürülüyorlar!" (9 Tevbe/30)

CELALETTİN RUMİ’YE GÖRE İÇKİ HELALDİR

"Zevk veren her şey, şu aşağılık kişiler, bir delil elde edip dadanmasınlar diye nehyedilmiştir. Yoksa şarab, çeng, güzel sevmek ve sema, haslara helâldir, aşağılık kişilere haram. (Abdulbaki Gölpınarlı’nın Mevlana Celâleddin isimli kitabının sayfa 198 — 199 — 200. İnkılâb Kitabevi 1985 baskısı.)

Yine dostların olgunlarından nakledilmiştir ki: Bir gün kıskanç fakihler inkâr ve inatları sebebiyle Mevlana’dan: ” Şarap helal midir veya haram mı ?” diye sordular. Onların maksadı Şemseddin’in şerefine dokunmaktı. Mevlana kinaye yolu ile: ” İçsen ne çıkar? Çünkü bir tulum şarabı denize dökseler deniz değişmez ve denizi bulandırmaz. Bu denizin suyu ile abdest almak ve onu içmek caizdir.

Fakat küçücük bir havuzu, şüphesiz bir damla şarap pisletir.böylece tuzlu denize düşen her şey tuz hükmüne girer.

Açık cevap şudur ki, eğer Mevlâna Şemseddin şarap içiyorsa, her şey ona mubahtır. Çünkü o deniz gibidir. Eğer bunu senin gibi bir kahpenin kardeşi yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır.” buyurdu.(Ariflerin Menkibeleri, Ahmet Eflaki,Cilt 2 S. 216)

"Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?" ( Maide90-91)

M. kamal pasa İNGİLİZ VALİSİ OLMAK İSTEDİ Mİ???

m. kamal İNGİLİZ VALİSİ OLMAK İSTEDİ Mİ???

“Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…” (Moustapha Kemal)

Resmî tarihin Sultan Vahdettin saplantısı (M.Armağan)

1918 şartlarında İngilizleri tutmayan var mıydı ki, Hürriyet gazetesinde yer alan bir köşe yazısında(1), Mondros Mütarekesi’ni ve İngiliz himayesini kabullendiği için Sultan Vahdettin’e hain yaftası yapıştırılabiliyor?

Açın bakın, Mondros’ta İngiltere ile aramızda rica minnet çöpçatanlık yapan General Twnshend’in hatıralarını, İngiliz gemileri kasım ayında Çanakkale’den nasıl birer ‘kurtarıcı prens’ olarak girmişlerdir, hayretle görürsünüz. Hadi onu bulamadınız diyelim, bari tarihçi Orhan Koloğlu’nun 1918 yılı üzerine yazdığı kitabındaki(2) basın taramasını okuyun ve zamanın PTT’sinin Mondros Mütarekesi’ni kutlamak için tam 22 bin serilik bir posta pulu çıkardığını hayret ve ibretle görün.

O zaman Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’da kendi parasıyla çıkardığı Minber gazetesinde işgalci İngilizlerin tebrik edilip alkışlandığını da, 17 Kasım 1918′de aynı gazetede çıkan söyleşisinde “İngilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olmayacağı” mesajını verdiğini de, ertesi gün çıkan Vakit gazetesinde ise “Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmediğini” söylediğini ve dahi “muhataplarımızla [yani İngilizler, Fransızlar vd.] anlaşmak lazımdır” dediğini de hatırlamamız gerekmez mi? Ya Mustafa Kemal Paşa’nın 11-13 Ekim 1918′de Halep’ten Vahdettin’e çektiği telgraftaki ilginç teklifleri… Şöyle diyordu padişahın yaveri Naci (Eldeniz) Bey adına gönderdiği telgrafta: Müttefiklerle olmadığı takdirde ayrı olarak ve mutlaka barışı sağlamak lazımdır ve bunun için kaybedilecek bir an bile kalmamıştır. (Orijinali: “Müttefiken olmadığı takdirde münferiden behemahal sulhü takarrur ettirmek lazımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır.”)(3) Peki, bütün bu belgeler bilinip dururken birilerinin kalkıp da “Mütareke hükümlerine sonuna kadar riayetkâr davranmalıyız” şeklindeki tavrı nedeniyle Vahdettin’in hain ilan edilmesini anlamak gerçekten de mümkün değil.

Karabekir’in hatıratında Vahdettin

Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Kâzım Karabekir’in bile yakılan kitabı İstiklal Harbimizin Esasları’nın ilk baskısında (1933) Sultan Vahdettin’le son görüşmesine dair hatıraları, kitabın sonraki baskılarında açıkça sansüre tabi tutulmuş değil midir? Halbuki Vahdettin, 11 Nisan 1919 günkü görüşmesinde, birkaç gün sonra Trabzon’a giderek yeni görevine başlayacak olan General Kâzım Karabekir’e dönüp, “Paşa, ben ve millet sizlerden ümitliyiz… Hayır dualarım ve niyâzlarım sizinle beraberdir” demiş, Karabekir Paşa da kendisine şöyle cevap vermişti: “Kumandan ve asker evlatlarınızla bütün millet zât-ı şahaneleri etrafında bir kalp ve bir kafa gibi toplanabilir şevket-meâb.” Üstelik Karabekir Paşa dışarı çıkınca onu heyecanla bekleyenler arasında bir tanıdık da vardır kapının önünde: Fahri Yaver-i Hazret-i Şehriyari Mustafa Kemal Paşa. Hemen Karabekir’e sorar: Neler konuştunuz? Karabekir, Padişah’ın kendisini hayır dualarla yolculadığını anlatınca Mustafa Kemal Paşa şu anlamlı tespiti yapar oracıkta: Sen Erzurum’a yerleşince vatanın üç uç noktasında üç temel dayanak noktası teşekkül ediyor. Ne yazık ki, İstiklal Harbimizin Esasları’nın 1951 ve sonraki yıllarda yapılan baskılarında bu ve benzeri türden Vahdettin’i ‘beraat ettirici’ nitelikteki ibarelerin itinayla temizlendiğini hayretle görürüz. Eh, Karabekir’in kitaplarında durum buysa gerisini varın, siz düşünün.

Mustafa Kemal’in yukarıdaki sözüne dönelim tekrar. Ne demek istiyor? Gayet açık bence: Vahdettin ve İstanbul hükümeti daha önce Cafer Tayyar Paşa’yı Edirne’ye, Ali Fuat Paşa’yı Ankara’ya gönderdikten sonra üçüncü büyük kozunu oynamış ve Karabekir Paşa’yı Erzurum’a tayin ettirmeyi başarmıştır. Böylece direnişin Edirne, Ankara ve Erzurum ayakları tamamlanmış, sıra bunları toparlayacak ve organize edecek bir genel müfettişliğe gelmiştir ki, bir ay sonra bu göreve olağanüstü yetkilerle padişahın yaveri olan Mustafa Kemal Paşa atanacak ve 15 Mayıs 1919 günü yine Vahdettin’le görüştükten sonra dördüncü ve merkezi ayağı oluşturmak üzere Samsun’a doğru yola çıkacaktır. Nitekim bu görüşmeyi sonraları Falih Rıfkı Atay’a anlatan Atatürk, Vahdettin’in kendisine, “Şimdiye kadarki başarılarınızı unutun, asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin” dediğini nakletmemiş miydi? Öyleyse soralım: Bizzat Karabekir ve Atatürk’ün ağzından yaptıkları anlatılan Vahdettin nasıl hain olabiliyor?

İngiliz gizli belgeleri ne diyor?

Son olarak İngiliz gizli belgelerine bir göz atalım. Aslı Britanya arşivlerindeki gizli yazışmalara göre, işgalci İngilizler, şimdi de ‘esir padişah’ı Samsun’a çıkmış bulunan Mustafa Kemal Paşa aleyhine konuşmaya zorlamaktadırlar. Ne var ki, Vahdettin kendilerine, Mustafa Kemal Paşa’nın ancak İtalya’nın birliğini sağlayan millî kahramanları Garibaldi kadar “haydut” kabul edilebileceğini, onun yurtseverliğinden kuşku duymadığını, dahası ona saygı ve hayranlık hissetmemenin güç olduğunu söylemiştir.(4) İngilizler de bu sözleri resmen kayıtlara geçirmişler. Vahdettin’in ifadelerinin İngilizce çevirisi şöyle: “It is absurd to label the Nationalist Movement as the tyranny of a set of non-Turkish brigand and patriot in much the same sense that Garibaldi was, and is difficult not to respect and admire him.”

Bir başka belge ise gerçekten şaşırtıcı. 14 Kasım 1918 günü, bir gün önce İstanbul’a gelip Pera Palas’ta ikamete başlamış olan Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak General Harrington’la görüşmek ister. Price, Pera Palas’ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor: “Mustafa Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini” bildirmemi rica etti. “Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.”

Kim kahraman, kim hain?

Anadolu’da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra Mustafa Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir: “Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…”(5) Türk Tarih Kurumu’nun çevirtip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler. Şimdi söyleyin bakalım, İngilizlerle ilişki kurmak vatan hainliği sayılabilir miymiş?

Kaldı ki, kimin hain, kimin kahraman olacağına gazete köşelerinden yahut meclis kürsüsünden karar verilemez; hatta mahkemeler bile buna karar veremez. Bunun kararını kamuoyunun vicdanı ve “tarih” denilen o acımasız yargıç verirse verir. Hem Fransızlar şu General Petain’in hain mi kahraman mı olduğuna 60 küsur yıldır karar verebildiler mi? Adam üstelik vatanını Almanya’ya gerçekten peşkeş çektiği ve işgalcilerle düpedüz işbirliği yaptığı için İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra herkesin gözü önünde yargılanıp idama mahkûm edildiği halde bugün dahi onun bu şekilde davranmakta haklı olduğunu düşünen Fransız vatandaşları azımsanmayacak sayıdadır. Dahası, bu bir rejim sorunu değildir Fransa’da; bir tarih sorunudur. Ne diyelim, darısı bizim Vahdettin’in başına.

En iyisi son sözü, bir ara bakanlık da yapmış olan Hüseyin Cahit Yalçın’a bırakmak. Bakın yakın tarihimizdeki hain-kahraman düellosu hakkında bu tecrübeli kalem ne ibret-âmiz laflar söylemiş: “İzzet Paşa kabinesinde mütarekeyi [Mondros’u] imza eden Rauf [Orbay] Bey, bugün âdeta vatan haini oluyor. Çünkü Halk Fırkası’ndan çıkmıştır. İzzet Paşa kabinesinde mütarekeyi kabul eden ve imza etmesi için emir verenler arasında bulunan Fethi [Okyar] Bey ise bugün Millet Meclisi Reisi bulunuyor. Çünkü, henüz Halk Fırkası’na mensuptur. Bu ne mantıktır, bu ne ölçüdür, bu ne mutaassıp fırkacılık [particilik] hissidir?”(6) Tarih yalan söylemez; ama ona yalan söyletilebilir. Tabii yatsıya kadar…

KAYNAKLAR :

1) Bkz. Tufan Türenç, “Tarih yalan söylemez: Vahdettin haindir”, Hürriyet, 14 Kasım 2007. 2) Orhan Koloğlu, 1918: Aydınlarımızın Bunalım Yılı, İstanbul 2000, Boyut Kitapları, s. 190. 3) Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 2, İstanbul 2003, Kaynak Yayınları, s. 232. 4) Bkz. S. Ramsdan Sonyel, Turkish Diplomacy 1918-1923, Londra 1975, s. 154, dipnot 1′den aktaran: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 5, İstanbul 1992, Tekin Yayınevi, s. 249-250. 5) Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 98. 6) Aktaran: Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz, cilt IV, İstanbul 1962, s. 180.

İlahını Kaybeden Chp’nin Çığlıkları…

İlahını Kaybeden Chp’nin Çığlıkları

atatürk’ün ölümünün ardından 14.11.1938 tarihinde yapılan Meclis Özel oturumunda,vekillerin,onu İlahlaştırmak adına,birbiri ardına yaptığı konuşmalardan alıntılar yapacağım. Putlaştırmanın ibretlik vesikaları olduğunu düşündüğüm bu deli sayhalarını dikkatinize sunmak isterim.Ülke’nin; o saçma sapan günlerden bugünlere gelişi,Allah’ın bir lütfudur,kanaatimce büyük Şükür gerektirir.

Aklıma ”Lat,Uzza,Menat,Hubel” geliyor.İnsanlık tarihinde put’a tapmak hep var olmuştur.Ama insan’a secde etmenin Firavun dönemlerinde kaldığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

 

14.11.1938 Meclis Özel Oturumu


 

”Aziz ve yetim arkadaşlar,siz vatan işlerinde istediğiniz kadar rüştünüzü ispat ediniz,bugün herbiriniz ve on yedi milyon vatan çocuğunun her biri,birer yetim halindesiniz. Kamutayınız kararı adına Atatürk dediğiniz babanız nerede? Şimdi Atatürk’ün ölmez bayrağı;zafer pa­rolası ile İsmet İnönünün mübarek elindedir,İs­met İnönü ki Atatürk’ün sağ kolu ve Atatürk’ün bu memlekete en başta ve büyük verimi ve nime­tidir”
(Fuad Gögbudak Chp Konya Mebusu)

——————————————————–

”Şimdi huzurunuzda, bir cismi camid(cansız cisim) gibiyim. Maneviyatım,ruhum Atatürk’ün maneviyatı, ru­hu huzurunda baş eğmiş bulunuyor. Kendisine soruyorum : Neden bizi yetim ve öksüz bıraktın? Atatürk, bana cevap veriyor, diyor ki:İçöz, ben ölmedim, ben olgun bir millet yetiştirdim, temkinli, vakarlı bir Meclis kurdum. Bu millete ve bu Meclise bir takım emanetler tevdi ettim. Bu Millet ve bu Meclisin bu emanetleri yapıp yapmadığına neza­ret edeceğim.. Ruhum, maneviyatım daima siz­lerle beraberdir, müsterih olunuz… » Bu husus­ta müsterihiz, arkadaşlar..

Atatürk’ün mübarek cesedi muvakkaten,kati surette kabri taayyün edinceye kadar müzede kalacaktır.Halk Atatürk’ü sağlığında başında taşıdı ve onu maneviyetinde de daima başında görmek istiyor. Hem de mübarek kabirlerinin Ankara’nın hiç bir nok­tasından aşağıda yapılmasına razı değiliz. Ka­lenin ortasında yüksek bir yere yapılacak,ma­kamı mahsusuna defnedilsin ve uzaktan en ev­vel görenler ona tazim ile eğilsin. İcabederse bütün malımızı, mülkümüzü de bu uğurda feda edebiliriz. Bütün arzumuz budur”
(Sırrı İçöz Chp Yozgat Mebusu)

———————————————————

”Sev­gili ve kederli arkadaşlarım, Bu fani dünyanın merhametsiz kaidelerinden biri de ölümdür.Benim gibi naciz kimseler öldükten sonra toprağa gömülür ve unutulur. Fakat, büyük adamlar, büyük dehalar, ölmezler,onlar dünya­nın sonuna kadar ruhlarda, kalplerde yaşarlar,tarihlere geçerler. İşte bu gün bizim Ulu Şefi­miz,mübarek Babamız Atatürk ölmedi,Onun mukaddes vücudu bizden ayrıldı, fakat Onun muazzez hatırası,Onun yüksek eserleri,ebedi olan kahraman Türk milletinin kalbinde ve ru­hunda ebediyen yaşayacaktır.Atatürk, dünyanın sulh peygamberi oldu.Onun yüksek fikirleri sulhu isteyen milletler için bir düstur oldu.Senin mübarek vücudun bizden ayrıldı, fa­kat senin mukaddes hatıran kalbimizde ebedi­yyen yaşayacaktır”
(Berç Türker Chp Afyon Mebusu)

———————————————————

”Bü­yük Atam,asırlardan beri garip,fakir,öksüz, yetim,iç döğen biz köylüleri elimizden tuttun, bağrına bastın, bizi yetimlikten, fakirlikten, sa­hipsizlikten kurtardın,bize insanlığı öğrettin. Ah; Atatürk, bizim benzimizi sararttın, boy­numuzu eğri koydun, yine bizi yetim ettin. Bü­yük Atam,Seni unutmayacağız. Milyonlarca köylü kadınları beşikteki çocuğunu ırgalarken onlara Atatürk yavrusu diyecekler”

(İsmail Memed Uğur Chp Sivas Mebusu)

———————————————————

”Sayın arkadaşla­rım;dilimizin alışamadığı,gönlümüzün katlanamadığı çok büyük ve çok elemli bir kayıp karşısındayız Atatürk’ün ölümü, bir türlü ina­namıyoruz, bir türlü kanamıyoruz. Nasıl olur­muş? Millî bir mabud da nasıl ölürmüş? İşte o insafsız, merhametsiz, gaddar tabiat kanunudur ki on sekiz milyon insanın, beşikteki çocuktan seksenindeki ihtiyarına ka­dar tazallümüne, ahına, figanına, duasına bak­madan onlara acımadan, duymadan hükmünü yapmıştır, onu elimizden almıştır, bizi öksüz, yetim ve Atasız bırakmıştır. Koca bir milleti yeis ve elem içinde boğmuştur.Kör olsun, sevinsin, doymak bilmeyen o kara toprak. Evet sevinsin ve öğünsün. Çünkü şe­reflenmek, onurlanmak, için ihtirasla kucağına çektiği o insan,dünya kurulalıdan beri bir eşini görmediği, bir ikincisini bulmadığı kahraman­dır.

Hayır… Atatürk ölmemiştir. Atatürk ölmez ve ölmeyecektir. O bizim bir varlığımızdır. Ebedi­yete kadar yaşayacaktır. O bizim millî bir mabudumuzdur. Kıyamete kadar kalacaktır. Onun eşsiz eseri, büyük vatan, büyük inkilap bütünlüğü, sağlamlığı, azameti ile onun fikir ve iş arkadaşı olan, kardeşi olan Büyük İnönünün elinde ve biz onun etrafında, arkasında içi­mizdeki sarsılmaz, sönmez, silinmez inkilap inan­cı ve sevgisi ile daha çok yükselecek, daha çok parlayacak ve daha çok güzel olacaktır”
(Cavid Oral Chp Niğde Mebusu)

—————————————————–

”Daha bu sabah Ankarada’ki Dil ve Tarih fakültesi talebeleri Dil kurumuna gel­diler. Hepimiz ağlaşarak and içtik. Hepimiz onun izinde yürüyeceğiz. O asla ölmez, ölmeyecek, Mustafa Kemal ebediyen yaşayacaktır.

(İbrahim Necmi Dilmen Chp  Burdur Mebusu)

——————————————————

Arkadaşlar, ben bu ölüme inanmıyorum. Bana, Atatürk ölmedi gibi geliyor. Ben onun karanlıkları delen gözlerinin ışıklarını seziyo­rum, onu burada görüyorum. Onun gür ve hakim sesini istiyorum. Fakat herkes diyor ki, o öldü. Belki, ne bileyim. Öldü ise ağlayın arkadaşlar, ağlayın; büyük bir şeften olduk. Ağla Türk ulusu, ağla. Öksüz kaldın, büyük Atandan ol­dun. Ağlayın kadınlar, ağlayın çocuklar

Ey Türk milleti, sana baş sağlığı dilerken seni İsmet İnönü gibi ikinci büyük bir adama,büyük bir öndere malik olmandan dolayı kutlamayı da unutmuyorum”
(Besim Atalay Chp Kütahya Mebusu)

—————————————————-
”Artık maneviyatımızda ebedî ve mukaddes bir varlık olan Ulu Atatürkün milletin kalbinde yaratmış olduğu büyük ve çok derin minnet ve hayranlık, taziz ve takdis duygularını millet, he­pimiz kıyamete kadar nesilden nesile miras olarak kendi varlığımızın ebedî ve mukaddes ha­zinesi olarak taşıyacağız. Maneviyatımızda dai­ma onun aziz ve mübarek ruhundan kuvvet alacağız
(Remzi Çiner Chp Sivas Mebusu)


 

Kim Allah’a ortak koşarsa, muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir(cehennemdir), Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.”(Mâide 72, Ayet-i Kerime Meali)

Anafartalar zaferini Atatürk kazanmadı!

Anafartalar zaferini Atatürk kazanmadı!


Anafartalar zaferini Atatürk kazanmadı!

  Tarihç Osman Öndeş, Vurun Osmanlı’ya isimli son kitabında Çanakkale Savaşı’nın en kritik cephelerinden Anafartalar zaferiyle ilgili çok konuşulacak satırlara imza attı. Sabah Gazetesi’nden İbrahim Altay’ın haberine Anafartalar Zaferi’nin esas mimarının Atatürkdeğil, Albay Ahmet Feyzi Bey’miş.

ANAFARTALAR ZAFERİNİ ATATÜRK KAZANMADI

Ekrem Rize, 10 Ağustos 1949 tarihli Yeni Sabah gazetesinde ‘1. Dünya Harbi’nde Anafartalar Muharebesi Nasıl Cereyan Etmişti?’ başlıklı bir makale yayımlar. Bu uzun makalede özetle Atatürk’ün Anafartalar kahramanı olarak anılmasının yanlış olduğunu anlatır. Rize’nin anlattığına göre olay şöyle cereyan etmiştir: Düşman askerleri Anafartalar’a çıkarma yapınca Limon Von Sanders bu çıkartmayı püskürtmek için bir plan hazırlar ve Albay Ahmed Feyzi Bey’den bu planı uygulamasını ister. Bölgeye intikal eden Ahmet Feyzi Bey, Sanders’in askerin karaya çıktığı yeri ve konumunu yanlış değerlendirdiğini fark eder. Harekat planını ve katılacak birlikleri değiştirir.

EMRİ DİNLEMEYEN KOMUTAN HÜCUMU ERTESİ GÜNE ERTELER
Sanders buna itiraz etmese de harekatın hemen o gece yapılmasını ister. Feyzi Bey, askerin yorgunluğu ve bölgeye yerleşememesi gibi nedenlerle bu emri de dinlemez ve hücumu ertesi gün şafak vaktine erteler. Aksi takdirde saldırı Osmanlı ordusu için bir felaket olacaktır. Sanders bu duruma çok sinirlenir. Hemen Ahmet Feyzi Bey’i görevden alarak yerine Mustafa Kemal’i atar. Mustafa Kemal karargaha ancak gece 02.00’de gelebilir. Limon von Sanders de harekata bizzat kumanda etmek için olay yerine gider. Ama bu ikisi Ahmet Feyzi Bey’in hazırladığı planı bir kelimesini bile değiştirmeden uygularlar. Ahmet Feyzi Bey düşmanın esas darbeyi kendi bölgesinden vuracağının bilincindedir ve savunma planını ona göre yapmıştır. Nitekim Ahmet Feyzi Bey’in tümeni daha ilk hamlede düşmanı siperlerinden söküp atar.

İNGİLİZ GENERALİN HATIRATLARI
İngiliz generali Ian Hamilton hatıratında bu taarruz karşısında nasıl şaşırdıklarını ve gemiden hücumu seyrederken nasıl bunaldığını anlatır. Özetle Ekrem Rize, Osman Öndeş’in kitaba aldığı bu yazısında Anafartalar Zaferi’nin esas mimarının Atatürk ya da Limon von Sanders değil, Albay Ahmet Feyzi Bey olduğunu iddia eder. Nitekim Askeri Tarih Encümeni’nin raporu, General Cemil Conk’un yazısı hatta Atatürk’ün bazı ifadeleri bu durumu teyit etmektedir. Bunların hepsini kitapta bulmak mümkün.

Araştırmacı / tarihçi / yazar Osman Öndeş
"Dersim Katliamı"nda kimyasal izi ilk kez ortaya çıktı.. Dersim Katliami atatürk’ün emri ile gerceklestirilmisti..

"Dersim Katliamı"nda kimyasal izi ilk kez ortaya çıktı

"Dersim Katliamı"nda kimyasal izi ilk kez ortaya çıktı

'Dersim Katliamı'nda kimyasal kullanıldığına dair ilk somut kanıtlar ortaya çıktı. Belgelere göre, orduya Elazığ'da kimyasal gaz kullanımı ile kurslar da verilmiş.

"Dersim Katliamı" döneminde Malatya Emniyet Müdürü olan İhsan Sabri Çağlayangil’in Kemal Kılıçdaroğlu ‘na söylediği “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi” itirafını destekleyecek belge açığa çıktı.

Cnnturk.com’dan Murat Aydın’ın haberine göre Dersim Katliamı sırasında Malatya Emniyet Müdürlüğü görevini yürüten ve Dersim harekatının sonuçlanmasının ardından kurulan mahkemede, idama mahkum edilen sanıkların infazını düzenlemekle görevlendirilen İhsan Sabri Çağlayangil, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yıllar evvel konuşmuş ve çarpıcı itiraflarda bulunmuştu.

"BUNLARI FARE GİBİ ZEHİRLEDİ"
İhsan Sabri Çağlayangil, “Abdullah Paşa şimdiye kadar bu işin böyle olduğunu, fakat hükümetin bundan sonra kararlı olduğunu, Dersim’in de yurdun öbür parçaları gibi hükümetin otoritesinin cari olduğu ve hükümetin üstünde tek bir otoritenin bulunmadığı, ağaların lafına kapılmamasını, meseleyi tekrar tezekkür etmelerini söyledi. Bunlar kabul etmediler. Sonra biz geri döndük, yeni mehil istendi. Neticeyi söylüyorum. Bunlar kabul etmediler, mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi. Bugün Dersim’e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da girer, siz de girebilirsiniz” demişti.

Yönetmenliğini Nezahat Gündoğan, yapımcılığını ise Kazım Gündoğan’ın yaptığı İki Tutam Saç Dersim’in Kayıp Kızları belgeselinin devamı olan “Hay Way Zaman ” adlı belgeselde yapılan arşiv çalışması sonucu ulaşılan ve ilk kez yayımlanan belge İhsan Sabri Çağlayangil’in itiraflarını teyit eder nitelikte.



"YAKICI VE BOĞUCU GAZ BOMBALARI İSTEDİM"
50. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Belgesel Jüri Özel Ödülü alan ve 5 Aralık’ta galası yapılacak olan “Hay Vay Zaman”da yer alan belge Dersim’de “yakıcı ve boğucu gaz” kullanımına işaret ediyor.

Dersim’deki harekata dair önemli ayrıntılar taşıyan telgraf, 30 Mart 1937’de 4. Umumi Müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan tarafından Elazığ’dan İçişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilmiş.

Harekatın yeni başladığı dönemde Abdullah Alpdoğan’ın bilgilendirme amacıyla gönderdiği telgrafta, Dersim’de yürütülen faaliyetler hakkında bilgi veriliyor.

Telgrafın en can alıcı bölümü ise, Alpdoğan’ın, “Tayyare Alay Kumandanı’ndan yangın ve Milli Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları istedim” sözleri. Alpdoğan’ın gaz temini için talimat verdiği bu bölümün, Dersim’de kimyasal gaz kullanıldığını gösterdiği yorumu yapılıyor.



HAREKAT BAŞLAR BAŞLAMAZ BOMBARDIMAN UÇAKLARI GÖNDERİLDİ
Telgrafta ayrıca Alpdoğan, “Tayyare Bölüğü bugün Elaziz’e geldi. Çanakkale’den tertibine emir buyrulmuş olan jandarmaların Balıkesir’den bindikleri trenin dün hareket ettiği haberi de alındı. Her sıkıntılı zamanlarda vazifelerimizi kolaylaştırıcı ve bizleri kuvvetlendirici yüksek eli, yardımı yetiştirmekle büyüğümüze arzı şükran müsaraat ederim” sözleriyle harekata Çanakkale’den getirilen askerlerin de katıldığını belirterek hükümete şükranlarını sunuyor.

SEYİT RIZA: “BİZ YAPMADIK”
Telgrafa göre, harekatın başladığı ilk günlerden itibaren Seyit Rıza’nın hükümetle irtibat halinde olduğu, yıkılan köprünün ve askerlere karşı saldırının kendileriyle ilgisinin olmadığını askeri yetkililere iletiyor.

Telgrafta “Dün Seyit Rıza’nın büyük oğlundan ve bugün Seyit Rıza’nın bizzat kendisinden Sin’deki müfreze kumandanının yanına adamlar geldi. Kendilerinin bu işlerle karışmadıklarını iddia ediyorlar” tespitinde bulunuluyor.



ZEHİRLİ GAZ KURSLARI AÇIYORLAR!
İlk kez yayınlanan ikinci belge de 3 Ağustos 1937 tarihli Tan gazetesinin haberi.

“Kırmanjlar Bunların Kürtlük Denilen Şeyle Hiç Alakaları Yoktur” başlıklı haber ise Abdullah Alpdoğan’ın “Yakıcı ve boğucu gaz istedim” sözünün uygulamaya geçtiğini gösteriyor.

Latif Erenel tarafından yazılan haberde, Dersimlilerin öz be öz Türk oldukları belirtilerek, Alpdoğan tarafından Elazığ’da zehirli gaz kursu açıldığı belirtiliyor.

Haberde Alpdoğan’ın gaz kursunu açarken “Devlete uzanan eli kırmak, devlet kanununu tecavüz edilemez hale getirmek vazifemizdir” dediği aktarılıyor.

GÜNDOĞAN: “BM İNSANLIĞA KARŞI İŞLENMİŞ SUÇLAR”
“Yeni belgeler ne anlama geliyor?” sorusunu cevaplayan “Hay Way Zaman”ın yapımcısı Kazım Gündoğan, “Dersim katliamında her geçen gün yeni belgeler açığa çıkıyor. Ancak en güçlü belge tanıkların kendisidir. Gerek mağdurlar, gerekse failler cephesinde her bir tanık devletin resmi tarih yazımını yıkıyor ve yeni bir tarih yazımının önünü açıyor. Devlet cephesinden pek çok görevlinin anlatımları, itirafları bu en güçlü belge niteliğindedir. İ.Sabri Çağlayangil’in ‘Ordu zehirli gaz kullandı, o Dersimli Kürtleri fareler gibi öldürdü’ itirafını destekleyen bu belgeler şunu gösteriyor. Devletin Dersim’de yaptıkları BM İnsanlığa karşı işlenmiş suçlar kriterlerinin hepsiyle örtüşüyor. Bugün ve yarın tartışılması gerek budur” dedi.

"HAY WAY ZAMAN"
Belgenin yer aldığı “Hay Way Zaman” adlı belgeselin kısa özeti ise şöyle:

“Köklerinde koparıldığında henüz 5-6 yaşlarındaydı. Ailesi öldürülmüş yaralı abisiyle ölülerin içinden çıkıp köylerine giderken yolda abisini de kaybeder. Onun travmalı çocuk hafızasında, 75 yıldır abisinin kan kokusu vardır. İki Tutam Saç-Dersim’in Kayıp Kızları belgesel filminden sonra ulaşılan yüzlerce kayıp kızdan biri Emoş Gülver… Ailesinden, dilinden, inancından, tarihinden, kültüründen koparılmış bir kız çocuğunun 74 yıl sonra köklerini arama ve hatırlama hikâyesidir Hay Way Zaman…”

Mustafa Armağan, Murat Bardakci nin sahtekarliklarini desifre etmisti

15 Mart 2009 günü “Haber Türk”ün sürmanşetini görenler gözlerine inanamamış olmalı. Haberde Abdülhamid’in Siyonistlerle vatan pazarlığı yaptığı belirtiliyor, Osmanlıca bir ‘belge’nin eşliğinde “Abdülhamid’in adı etrafındaki bir efsane de son buldu.” deniliyordu. Gülüp geçtim, zira yeni hiçbir şey yoktu. Hem orada anlatılanları 22 Şubat 2009’da bu köşede yazmıştım hem de bütün uğraşmalarıma rağmen yazıda “Abdülhamid efsanesi”ni bitiren belgeyi bir türlü göremiyordum. Sürmanşete çekilen belge ise Sultan’ın Siyonistlere vatan sattığını değil, tam tersine, Filistin’e Yahudi göçünü yasakladığını söylüyordu!
Neresinden tutsanız elinizde kalan bu yazıya aynı gün Ülke TV’deki programımda gereken cevapları verdim. Çok geçmeden gazetesinde köpürürken gördüm onu. Güya ben ve benim gibi Abdülhamid’i sahiplenenler, onun sırtından geçiniyormuşuz! Bir kere Abdülhamid’den geçinebilmek, tek kelimeyle şereftir. Ama sizin gibi çamur atarak değil, bu mazlum insanın hakkını tarihin dişlerinin arasından söküp alarak geçinmek. İkincisi, yıllar yılı hanedanın sırtından geçinen, verdikleri belgelerle yalan yanlış kitaplar yazan, belgeseller yapan ve bunları fahiş fiyatlarla satan birinin (mesela “Şahbaba”nın fiyatı tam 44 TL’dir) kalkıp da birilerini Osmanlı’dan geçinmekle suçlaması yavuz hırsızlık değilse nedir? Üç: Kimseyi beğenmeyen hazret, ne yazık ki doğru dürüst Osmanlıca okuyamamaktadır.
Aşağıda Bardakçı’nın kırdığı cevizleri okuyacaksınız. Kendisi gibi günlerce ve tam sayfa yazma imkânım olmadığından ne yazık ki günah galerisinin sadece bir kısmını gezdirebileceğim sizlere.
Bir efsaneyi bitirdiğini iddia ettiği yazıda Siyonist lider Theodor Herzl’in Abdülhamid’le görüşme tarihini 2 yerde 19 Mayıs 1901, 2 yerde ise 19 Mayıs 1902 olarak veriyor. Aynı yazıdaki bu basit çelişkiyi bile fark edemeyen birinin başkasında suç bulmaya yüzü kalmamalı, ama nerde? Üstelik verilen 19 Mayıs tarihi de hatalı. Çünkü Herzl, günlüğüne evet 19 Mayıs tarihini atmıştır ama dikkatli okunduğunda daha önce fırsat bulup da yazamadığını söylemekte ve huzura cuma günü çıktığını kaydetmektedir. Üstelik 19 Mayıs günü pazara denk gelir. Yani görüşmenin doğru tarihi 17 Mayıs 1901’dir.
Yine gazetenin ilk sayfasında Abdülhamid’in Yahudilere Mezopotamya’ya yerleşmeyi teklif ettiği belirtiliyor ve “az daha İsrail, Kuzey Irak’ta kurulacaktı” deniliyor. Bir kere Mezopotamya, Kuzey Irak’tan ibaret değildir. Basra Körfezi’ne kadar uzanır. 2. Siyonistler ne düşünürse düşünsün, Abdülhamid için bu bir toprak satış görüşmesi değildir. Bir Osmanlı belgesinde denildiği gibi Mezopotamya’da “üç aile şuraya, beş aile buraya” yerleştirilecek, toplu yerleşim olmayacak ve kesinlikle Filistin’e yerleşilmeyecektir. Bu, dedesi II. Bayezid’in Yahudilere kucak açması türünden bir Müslüman hükümdarın zor durumda kalan gayrimüslimlere sığınma hakkı tanıması işlemidir.
İşte “Şahbaba” (8. baskı, 2002) kitabındaki bazı hatalar:
Sayfa 2’de Vahdettin’in kızı Ulviye Sultan’ın evliliği 1916 olarak gösteriliyor ki, doğrusu 1914 olacaktır. (Nitekim kitabın 62. sayfasında doğru tarih yazılı.)
Sayfa 16’da Necip Fazıl Kısakürek’in “Vahidüddin” kitabı hakkındaki bilgiler tamamen yanlıştır. Güya kitap 1975’te çıkmış da, çıkar çıkmaz toplatılmış imiş. Bir kere kitap 1968’de çıkmış olup külyutmaz tarihçimiz elindeki nüshaya iyi bakarsa, 7 yıl sonra yapılan 2. baskısını tuttuğunu görecektir. 3. baskısı 1976’da yapılmıştır, toplatma kararı da işte bu baskı içindir.
Sayfa 25’te iktisat tarihçiliğine soyunan yazar, Osmanlı’da ilk dış borçlanmanın 1855’te yapıldığını sanıyor. Oysa ilk dış borcu, bundan bir yıl önce almıştık (24 Ağustos 1854).
Bütün Osmanlı kaynaklarında yazılanları silip atan yazarımız, Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan’ın sözlü hatıralarını esas alıyor (s. 610) ve Vahdettin’in annesi Gülistû Kadınefendi’nin, kocası Abdülmecid’den 4 yıl sonra öldüğünü yazıyor. Halbuki Gülistû Kadınefendi, kocasından bir ay önce ölmüştür ve dolayısıyla hiç dul kalmamıştır! Yani Vahdettin önce annesini, sonra babasını kaybediyor ve üvey anne elinde büyüyor. Hanedanın verdiği belgeleri kritik etmeden kullandığı için Sabiha Sultan’ın iki yerde çelişkili ifadelerde bulunduğunu da göremiyor. Suat Hayri Ürgüplü’ye Vahdettin’in, babasının ölümünden birkaç ay sonra doğduğunu söyleyen Sabiha Sultan, Belge 20 olarak sunulan yazılı hatıralarında (s. 491) ise Vahdettin’in babasını 6 aylıkken kaybettiğini yazıyor. Bir insan hem babasının ölümünden birkaç ay sonra doğacak hem de 6 aylıkken babasını kaybetmiş olacak! Pes yani!
"Şahbaba"nın 52. sayfasında Sultan Reşad için "Sakalı kana boyanır inşaallah!" bedduasını savuranın Münire Sultan olduğunu söylerken, "Son Osmanlılar" kitabında (2006, s. 73) bu sözü annesi Sezaidil Hanım’a söyletiyor. İyi de kim etti bu bedduayı? Bağrı yanık anne mi, yoksa kocası idam edilen kızı mı?
Bazılarını büyüteç yardımıyla okuduğum belgelerdeki hatalardan birkaçı şunlar:
Sayfa 451’de “şerzemme” diye bir kelime geçiyor. Doğrusu “şirzime”dir.
467’de okuyamadığını söylediği kelimeyi hayrına ben yazayım: “İhtâr”.
472’de Vahdettin’in kızı Ulviye’ye yazdığı mektupta şöyle bir cümle geçiyor: “Bilmiyorum, yine bir sûizanna mı kapıldın!” Oysa mektubun orijinalindeki cümle şu: “Bilmiyorum, yine ben suizanna mı kapıldım.” Gördüğünüz gibi anlam tamamen değişiyor.
479’da okuyamadığı için boş bıraktığı iki kelime benden olsun: “bir ferd-i millet…”
Külyutmaz yazarımız “sevilen”i, “sevilmez”, “hüve”yi “nüve” yapabiliyor (s. 556-7). 564’teki “bendenizde” kelimesinin doğrusu ise “kalbimde”dir.
Bütün bunlar neyse de, Latin harfleriyle yazılı bir metni bile hatasız okuyamadığını söylersem lafı uzatmama gerek kalmayacak. Ürgüplü’nün Sabiha Sultan’la konuşması sırasında aldığı notların kitapta yayınlanan tek sayfasında tam 2 hata buldum. Bardakçı metni şöyle okumuş: “Kendi kendime çok dikkatle dinlediğim bu anıları, kendisi ile yalnız konuşmamız sırasındaki sualli-cevaplı bilgileri serpiştirerek tarihe emanet ediyorum.” (s. 511) Halbuki orijinalinde Ürgüplü, “kendisi ile” değil, “kendimden”; “sırasında” değil, “esnasında” diyor. Yani Latin harfleriyle kaleme alınmış bir el yazısını bile kaşını gözünü yarmadan aktaramayan bir tarihçi karşısındayız.
Bir facia olan “Talât Paşa” kitabındaki okuma hatalarına ise maalesef yerimiz kalmadı. Arzu ederse (veya ederseniz) “Ereğli”yi nasıl “Erkilet” okuduğunu veya hem de başlıkta “Mülhakatından” kelimesini nasıl “Mültecilerinden” okumayı başardığını da yazarım.
Siz karar verin şimdi: Biten kimin efsanesiymiş?

Mustafa Armağan
05.04.2009

TGB’li İP’li mustafa KaraÇiftçi’ye ait Geziparki eylemlerindeki ses kaydi

2.923 kez oynatım

CHP li Kamer Genc’i Cumhurbaskani olmasi icin hep beraber Cankaya ya dogru iteliyoruz arkadaslar…

BiR DAHA ASLA GERCEKLESMEYECEK FOTOGRAF KARESi

MAZiYE BAK BiR DAHA ASLA GERCEKLESMEYECEK FOTOGRAF KARESi Recep Tayyip Erdogan-Fethullah Gülen-Hakan Sükür
SÖYLENECEK COK SEY VAR BUGÜN


Mesela; kim bilebilirdiki O sakirtin yaninda sahte mütevazi görünümüyle “Cöreklenmis” oturan sahidin gün gelecek Türkiye’yi milyarlarca dolar zarara sokacagini, tüm uluslararasi-devletlerarasi siyasi operasyonlarin piyonu olacagini, bir CEO edasiyla yönettigi ucu-bucagi gözükmeyen cemaat servetinin yaninda uluslararasi kara para aklama operasyonlarinda bile ortaya cikacagini, devletin en gizli bilgilerini yabanci devletlere satacagini, kendi cemaati adina koskoca ülkesini atese atmaktan cekinmeyecek kadar gözü dönmüs ihtiras sahibi olacagini.
Kim bilebilirdi ki !

Sisi’den din tahripçiliği!

Önümüzdeki günlerde  üyesini idam etmeye hazırlanan Mısır’daki Sisi cuntası gerçek yüzünü ilkokul kitaplarında gösterdi. 3 Temmuz’daki darbe sürecinde kripto Yahudi olduğu iddialarıyla gündeme gelen Eski Savunma Bakanı Abdülfettah es-Sisi hızlı bir Kemalist olduğunu ders kitaplarında gösterdi.

528 İhvan-ı Müslimin
SİSİ CUNTASI KÂFİR EBU CEHİL’İ ‘MUHALİF LİDER’ İLAN ETTİ!

Darbe sonrasında yandaşlarının kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’e atıfla Sisi Sûresi yazdığı Abdülfettah es-Sisi, ders kitaplarında yaptığı tahrifatla hızlı bir Kemalist olduğunu gösterdi. İlkokul 5. Sınıf kitaplarının 150’nci sayfasında geçen ‘Çocuğun Cesareti’ adlı okuma parçasında Ebu Cehil’den ‘Muhaliflerin lideri’ diye bahsedildi. Diktatör Hüsnü Mübarek döneminde dahi ders kitaplarında ‘Müşriklerin lideri’ diye anılan Ebu Cehil’den, Sisi döneminde “Muhaliflerin lideri” diye bahsedilmesi eğitimcileri kızdırırken, aynı ders kitaplarında Hazreti Ömer’in Abdullah b. Zübeyr ile geçen diyalogunda Hazreti Ömer’in ismi gizlenerek yalnızca ‘Emir’ ifadesi yazılıp, Abdullah b. Zübeyr’den de ‘çocuk’ olarak bahsedildi.

Türkiye’de örneği Kemalizm’in hakim olduğu 1930’lu yıllarda görülen ve ders kitaplarında Peygamberimiz Hazreti Muhammed (sas)’in ‘Muhammet’, Ashab-ı Kiram’ın da ‘bedeviler’ şeklinde anıldığı ders kitaplarını hatırlatan uygulamasıyla Sisi gerçek yüzünü göstermiş oldu.

DAHA ÖNCE DE SİSİ
SÛRESİ YAZDIRDI

Olay darbe karşıtı Mısır basınında geniş yer bulurken, tepkilerini dile getiren öğrenci velileri, “Şu anki askeri darbe rejimi, bizleri muhalif olarak tanımladığı için Kureyş kabilesi liderlerine de ‘muhalif’ diyor ve bizim onlara benzediğimizi göstermek istiyorlar” ifadelerini kullandılar.
Cuntacı Abdülfettah es-Sisi yanlıları daha önce de ‘Sisi Sûresi’ adıyla bir sûre yazmış, besmele ile başlayan sûrede İhvan’ı kötüleyip, “Sisi, Sisi nedir, Sana Sisi’yi kim bildirdi” gibi âyetlere yer vermişlerdi.

İŞKENCECİ VE TECAVÜZCÜ

Mısır’da Sisi cuntasının darbesinden sonra ülkede gözaltına alınan darbe karşıtlarına yönelik Mart ayında 270’den fazla işkence, 27 cinsel taciz ve 3 tecavüz vakasının meydana geldiği bildirildi. Mısır Haklar ve Özgürlükler Gözlemevi isimli insan hakları kuruluşu tarafından yapılan yazılı açıklamada, Mart ayında darbe karşıtı tutuklulara yönelik 270 işkence ve 27 cinsel taciz vakasının hapishanelerde, erkeklere yönelik 3 tecavüz vakasının ise karakollarda gerçekleştirildiği kaydedildi. Mevcut Mısır yönetiminin muhaliflere karşı geliştirdiği üsluba ilişkin endişelerin ifade edildiği açıklamada, karakolda tecavüze uğrayan Ezher Üniversitesi öğrencisi 19 yaşındaki bir gencin 24 Mart’ta üniversite çıkışı gözaltına alınıp Nasr kentindeki polis merkezine götürüldüğü, orada darp edilip vücudunun hassas bölgelerine elektrik verildiği ve bir subay tarafından cinsel istismara maruz kaldığı belirtildi.

Katil-darbeci Sisi’nin ders
kitaplarındaki hezeyanları
Hadi, Hadi ey İhvan!

Okullarda dağıtılan kitaplarda diktatör Hüsnü Mübarek’i indiren 25 Ocak devrimi detaylarıyla işleniyor. Ancak bu kitaplarda 3 Temmuz darbesinin de propagandası yapılıyor. Bu kitapların 107’nci sayfasında yer alan şiirde taze dimağlara askerin ve Sisi cuntasının kara propagandası işlenerek İhvan-ı Müslimin hareketi kötüleniyor. Şiir şu ifadelerden oluşuyor:

VATANIM


Vatanım, vatanım; o kalbimdir
Sevgi ve iman yurdudur,
İhsan ve hayır yurdudur;
Hadi hadi ey İhvan!

Not; nedense bana Misir’in atatürkü gibi geliyor…